Hisarcık

 

Hisarcık


Günümüzde Kütahya iline bağlı bir kaza merkezi olan Hisarcık toprakları, güvenlik ve tarıma elverişlilik bakımından son derece müsait bir konuma sahip olması nedeniyle çok eski bir yerleşim merkezidir. Ancak şu an itibarıyla ulaşılabilen en eski tarihi kalıntılar 1900-2000 yıllık olup Çavdarhisar’daki Roma dönemine ait tarihi eserlerle aynı özellikleri taşımaktadır.

Malazgirt zaferinin ardından başlayan fetih hareketleri sonucu Kütahya ile beraber Büyük Selçuklu Devleti sınırlarına dahil olan Hisarcık[1], 490/1096 da başlayan Haçlı Seferi sırasında bütün Batı Anadolu gibi tekrar Bizans hakimiyetine girmiştir. Bu bölgenin Müslüman Türk iskanına açılması ise 572/1176 Miryekefalon zaferinin ardından başlamış, 576/1180 tarihinde Anadolu Selçuklu Devleti sınırlarına katılmıştır[2]. Hisarcık ve çevresinde bulunan yerleşim yerlerinin tamamen Türkleşmesi ise Germiyanoğulları’nın XIII. asrın ortalarında giriştikleri fetih harekâtı sonunda gerçekleşmiştir[3].

Bölgenin fethinden sonra oluşturulan idarî yapılanmaya göre Hisarcık, Kütahya’nın Eğrigöz Kazasına bağlanmıştır[4].

Hisarcık’ın Osmanlı hakimiyetine geçmesi, Germiyanoğlu Süleyman Şah (v.789/1387)’ın kızı Devlet Hatun’un (v.816/1414) Şehzade Bayezid ile evliliği neticesi Simav, Eğrigöz ve Tavşanlı ile Kütahya’nın Osmanlılara çeyiz olarak verilmesi ile gerçekleşmiştir (780/1378)[5]. Ankara savaşının ardından Timur’un diğer Anadolu Beylikleri ile birlikte Germiyan Beyliğini de tekrar ihdas etmesiyle bölge toprakları el değiştirmiştir. Bölge toprakları II. Yakup Bey (789-832/1387-1429)’in erkek evlâdı olmadığından 832/1429’da tüm Germiyan Beyliğini II. Murad’a vasiyet etmesinin ardından Osmanlı hakimiyetine girmiştir[6].

Bu tarihten XX asrın başlarına kadar Eğrigöz Kazası’na bağlı kalan Hisarcık karyesi, 1232/1817 yılında Eğrigöz, Simav ve Gediz yörelerinde voyvodalık[7] yapan Nasuhoğullarının isyanından sonra Eğrigöz nahiye konumuna indirildiğinden Simav Kadılığı’na bağlanmıştır[8]. Bir süre sonra Eğrigöz tekrar kaza statüsüne kavuşmuştur[9]. 1260-1261/1844-1845 yıllarında tutulan temettuat defterinde[10] ve 1287/1870 tarihli Hüdâvendigar Vilayeti Salnamesi’nde Eğrigöz Kaza merkezi olarak kaydedilmiştir[11].

Türklerin sosyal ve iktisadi hayatında önemli bir yeri olan ahilik[12] Anadolu’nun Türkleşip İslâmlaşması ve sosyal düzeninin tesisinde çok önemli roller üstlenmiştir. Hisarcık’ın bir Müslüman Türk köyü olarak tesis edilmesinde ve sosyal nizamının kurulmasında en büyük pay ahilere aittir.

Meşhur Seyyah İbn Batuta, Anadolu topraklarına ayak bastığı Alanya’dan itibaren Sinop’a kadar neredeyse bütün batı ve kuzeybatı Anadolu sahillerini dolaşmış bu yolculuk esnasında misafiri olduğu ahi zâviyeleri ile ahilerin özelliklerini teferruatlı bir şekilde anlatmıştır. O’ nun Seyahatnamesindeki şu cümlelerini konumuzu aydınlatacağı düşüncesi ile burada zikretmek istiyoruz: “Bunlar(Ahiler) Batı Anadolu’ya yerleşmiş bulunan Türkmenler’in yaşadıkları her yerde, şehir kasaba ve köylerde bulunmaktadırlar. Memleketlerine gelen yabancıları karşılama , onlarla ilgilenme, yiyeceklerini, içeceklerini, yatacaklarını sağlama, ihtiyaçlarını giderme onları uğursuz ve edepsizlerin ellerinden kurtarma şu veya bu sebeple bu yaramazlara katılanları yeryüzünden temizleme gibi konularda bunların  eş ve örneklerine dünyanın hiçbir yerinde rastlamak mümkün değildir”[13].

Seyyah’ın bahsettiği dönemden kalma ahi zâviyelerinden üçü Hisarcık’ta kurulmuştur. Bunları en büyüğü ve en eskisi Seydi Resul Zâviyesi’dir. Zâviyenin kurucusu olan Seydi Resul’ün kimliği hakkındaki en eski bilgileri tahrir defterleri ile Hacı Bektaş Veli namına yazılan velâyetnamelerde buluyoruz. Buna göre Seydi Resul bir Ahi Beyi ve Bektaşî Şeyhi’dir. İlk olarak Kütahya Altıntaş’a bağlı Beşkarış Köyü’nde tekke kurmuş, ardından Germiyan kuvvetleri ile Hisarcık ve çevresindeki yerleşim yerlerinin fethine katılmıştır. Toprakların ele geçmesinin ardından arazilerin bir kısmı kendisi ve arkadaşlarına temlik edilmiştir. O da buraya bir tekke inşa ederek mezkur arazileri tekkenin işletilmesi maksadıyla vakfetmiştir[14].

İlgisizlik, tabi afetlerin tahribi ve bu tür yapıların bilinçsizce yenilenmesi gibi sebeplerle birçok tarihi eser gibi adı geçen zâviyenin de tam olarak ne zaman yapıldığı, ne tür bir mimarî tarza sahip olduğu ve müştemilatının neler olduğunu ne yazık ki tam olarak tespit etmek mümkün değildir. Ancak Seydi Resul Tekkesi civarında bugün var olan binalara, tekkenin eski halini bilen yaşlılardan aldığımız bilgilere ve halen orijinal şekliyle varlığını sürdüren mevcut ahi tekkelerinin mimari özelliklerine dayanarak[15] bazı tespitler yapmak mümkündür. Buna göre: zâviye kerpiçten inşa edilmiş basit bir yapı olup bir türbe kısmı, hazîre, imaret, mescid ve hücrelerden müteşekkildir.

Zâviyenin zarûrî masraflarıyla halka sunduğu hizmetlerin maddi gelir kaynağı yukarıda geçtiği gibi Seydi Resul tarafından tesis edilen vakıftır. Çeşitli arşivlerde Germiyanoğulları’na ait bazı vakfiyeler[16] günümüze ulaşmış olmasına rağmen, Seydi Resul vakfı gibi bu çevrede varlıkları bilinen pek çok vakıf teşekkülünün vakfiyeleri şu an mevcut değildir. Ancak Evkaf Tahrir Defterleri’nden ve vakıfların işletilmesine dair arşiv vesikalarından tespit edebildiğimize göre zâviyenin kuruluş gayelerinden birincisi “âyende ve râvende”(ihtiyaç sahibi yerliler ve yolcular) ye hizmet sağlamaktır. Yani tekkenin temel görevi bölgede yaşayan muhtaç insanlarla, bir şekilde bölgeye yolu düşenlerin yiyecek ve barınma gibi temel ihtiyaçlarını karşılamaktır[17].

Vakıf toprakları, Fatih zamanında Anadolu’da kurulu vakıfların neredeyse tamamının timar toprağı yapılmasıyla, bir süre âtıl kalmışsa da, II. Bâyezid’in bu uygulamasına son vermesiyle tekrar eski statüsüne kavuşmuştur[18] 937/1530’da yapılan tahrire göre vakfın yıllık geliri 350 akçe iken[19], bu rakam 979/1571 tarihinde 450 akçeye yükselmiştir[20].

Osmanlı döneminde mevcut vakıfların gelirlerinin artırılması gayesiyle vakfa yeni akarlar hibe edilmesi oldukça yaygın bir uygulamadır. İşte bu yolda zâviyenin zâviyedârı ve vakfın mütevellisi olan Seydi Resul’ün torunlarından Mehmed Efendi bir değirmen yaptırmış ve gelirlerini zâviye ile evlatlarına şart etmiştir. Bir müddet sonra Mehmed Efendi’nin akrabalarından Ömer Dede’nin oğlu Süleyman, Mehmed Efendi’nin oğullarıyla aynı derecede vakfın gelirlerine ortak olmak istemiştir. Bunun üzerine Mehmed Efendi’nin oğulları zürrî vakıfların işletilmesi[21] ile alâkalı hükümleri delil göstererek bu isteğin hukuksuz olduğunu belirtmişler ve devrin Sultanı’nın Anadolu Valisi ve Kütahya Kadısı’na bu usulsüz isteğin engellemelerini emreden bir ferman göndermesi maksadıyla arîzada bulunmuşlardır[22].

Zaviyenin müştemilatından eski adıyla Seydi Baba, yeni adıyla Yeşil Cami, diğer zâviye camileri gibi tesise sonradan eklenmiştir[23]. Seydi Resul Cami’ne 1253/1838 tarihinden itibaren hatip tayin edildiğine dair vesikalar bu tezi kuvvetlendirmektedir[24].

Tekke ve zâviyelerin kapatılmasının ardından (3 Mart 1924) Seydi Resul zâviyesi de kapanmış, aynı gün çıkarılan kanun ile de vakıfları diğer bütün vakıflar gibi Vakıflar Genel Müdürlüğüne devredilmiştir. Uzun yıllar fiziki varlığıyla hiç ilgilenilmeyen zâviye Gediz Depreminde (27 mart 1970) tamamen yıkılmıştır. Yüzyıllarca, kasabanın sosyal, dini ve iktisadi hayatının en önemli belirleyicisi olan tekkenin türbe kısmı, Yeşil Cami ile birlikte tekrar inşa edilmiştir (1974). Fakat bu yeniden inşa faaliyeti sırasında tekke hazîresinden kalan sınırlı sayıdaki mezar taşı ile tekkede bulunan bazı eşyalar ortadan kalkmıştır.

Yılların getirdiği ihmal ve bilinçsiz yenileme faaliyetine rağmen tekkeye ait orijinal denilebilecek bazı eserler halen varlığını sürdürmektedir. Türbe kısmında bulunan sembolik savaş aletleri ile 1325/1907 tarihinde Sultan II. Abdülhamid Han tuğrası ile Tekke camii’ne ve 1906/1324’te toplanan ihtiyat efradına gönderilen Sancak-ı Şerif halen varlıklarını devam ettirmektedirler[25]. İki taraflı ve şaldan işlenmiş olan sancakta “1324 senesi tecemmu olan İhtiyat efradına Hisarcık Karyesine Tekke Camii Şerîfine bergüzarı(Hatıra), sene 1325/1909 yazılıdır. Adı geçen sancağın Tekkeye gönderilmesi zâviyenin askeri bir merkez olduğunu da göstermektedir.

Hisarcıkla alâkalı mevcut vesikaların çoğu Seydi Resul Zâviyesi ile alâkalıdır. Bunun dışında yapmış olduğumuz araştırmalardan elde ettiğimiz bilgilere göre bölgenin tarihine ışık tutacak olan diğer bilgiler de şöyledir.

917/1511 tarihinde. Mahmud ibn Abdullah İstanbul Davutpaşa İskelesinde bulunan dükkanının kira gelirlerini Hisarcıkta’ki caminin aydınlatma yağına ve camide kendi ruhuna her gün bir Enam Suresi okunması maksadıyla vakfetmiştir[26]. Mahmud ibn Abdullah muhtemelen İstanbul’un fethine asker olarak katılan Osmanlı neferinden biridir. Fetihten sonra savaşta gösterdiği başarıdan dolayı İstanbul’da kendisine ev ve dükkan verilmiş, O da kazandığı paralarla evvela memleketine bir cami yaptırmış, vefat ederken de adı geçen mallarının gelirlerini yine doğup büyüdüğü topraklara vakfetmiştir. Sonraları merkez cami hüviyetini kazanan bu eserin etrafında zamanla tesis edilen hazîre ve bir sıbyan mektebi varlığını yakın zamana kadar sürdürmüş ve bugünkü belediye binasının güney kısmında bulunan yapılar gurubu Çarşı Camii’nin inşası sırasında yıkılmıştır

Ayrıntılı bilgi için tıklayınız ...